Doğru Oturalım, doğru konuşalım

Doğru konuşmak için illaki eğri oturmak gerekmiyor.
Birilerinin gözüne girebilmek gibi bir sorunumuz olmamalı. 
Aynaya baktığımızda kendimizi güzel görmek isteriz.
Oturup düşünürken de, ruhumuzla hareketlerimizin de barışık olması gerekmiyor mu?

Ama artık ruhların ne derece sağlıklı olduğu konusunda da günlerce tartışmalar yapılabilir..

Herkesin ayni şeylerden şikâyetçi olması, insanların pek çok yüzlü olması, kişilik bozuklukları…

Bu gün Türkiye’de olup biten yolsuzluklar, siyasi kavgalar, tüm olumsuzluklar bizim için son derecede üzücü. 
Keşke aklarla karalar sadece seçim öncesi açığa çıkarılmak istenmese. 
Adalet her zaman yerini bulsa…

O kadar üzülüyoruz ki, pek çoğumuz ister istemez sosyal medya aracılığıyla hemen yorumlar yapıyoruz.

Ama elimizde bir sihirli değnek yok ki, buradan ta Türkiye’ye müdahale edelim.
Kaldı ki,  biz, yani Belçika’da aktif olan basın mensupları, siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları çalışanları, önce şu an kendi yaşadığımız yerden yani Belçika’dan sorumluyuz.

Özellikle de siyasetçilerin yaşadıkları yerde siyaset yapmaları  çok daha mantıklı hatta gerekli diye düşünüyorum.

Hem doğru oturalım, hem de doğru konuşalım.

Biraz bulunduğumuz yerden bahsedelim.

Belçika’daki Türk siyasetçilerinin durumu da Türkiye’dekilerden pek farklı değil.

Zaten millet olarak nereye gidersek gidelim, orayı kendimize benzetmede bir numarayız.

Kabul etmek gerekirse, iyi ya da kötü yönlerimizle, gittiğimiz her yerde varlığımızı kabul ettirmiş bir milletiz.

Bir türlü tarafsız olamayan medya anlayışımız başta olmak üzere siyasetteki o müthiş kazanma yöntemlerimizle bile dünyanın neresine gidersek gidelim galiba hep aynıyız.

Bunları söylediğimde içimizde dürüst insanların olmadığından bahsetmiyorum.

Elbette varlar, ve iyi ki varlar!
O yüzden herkesi ayni kefeye koymamak gerekir elbet. 
Ama genel durumdan bahsetmek gerekiyor, ve doğrulardan.. 
Şahıslarla hiç bir sorunumuzun olmadığını vurgulamakta da yarar var.

Belçika’da da seçimler yaklaşıyor.

Sadece koltuk kapmaca yarışını bırakıp, halkımıza, birbirimize, diğer insanlara nasıl faydalı olabiliriz gibi kaygılarımızın da olması gerekir.

Şeyh Edebali’nin oğlu Osman Bey’e verdiği tavsiyeleri her gün göz önüne getirsek;

“Ey Oğul… 
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler!.. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. İki paralık güneşe aldanıp sonra da karda, ayazda kavrulup gitme!..”
Sabah rüzgârlarında savrulup gitmemek için değerli büyüklerimizin, büyük insanların sözlerini ara sıra gözden geçirmekte yarar var.

Ne olursa olsun biz isimizi düzgün yapalım, iyi olmada yarışalım. 
O büyük insanın da dediği gibi, atın iyisine “doru”, yiğidin iyisine “deli” deseler de..