Nerde O Öğretmen Okulları

16 Mart öğretmenler için çok özel bir gün. 16 Mart, öğretmen okullarının kuruluş günü olarak kabul edilen bir gün. 16 Mart, öğretmen okullarında okuyan öğrencilerin aynı ruh, aynı heyecan, aynı şevk, aynı coşku, aynı istek… ile bütünleştiği gün. 16 Mart 2020’de Yunusemre Öğretmen Okulu’ndaki 16 Martları şöyle bir yâd edelim istedim:
1976 yılından sonra öğretmen okulları, öğretmen olarak mezun vermedi. Bu okulları bitirenlerin öğretmen olarak ataması yapılmadı. Öğretmen okulları yerine değişik adlarla açılıp kapanan okulların öğretmen yetiştirmediği hepimizin malumu.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişi ile ‘İnsan kafası mazi ile istikbal arasında işler.’ Bu cümleden hareketle öğretmen olarak yetişmekten gurur duyduğum Yunusemre Öğretmen Okulu’ndaki öğretmen okullarının kuruluşu ile ilgili faaliyetleri biraz açmak istiyorum. Değerli meslektaşım Şevket Yılmaztürk, geçen hafta çok güzel bir hatıra yayımladı. Mümkün olduğu kadar onun konusuna girmemeye çalışacağım ben.
Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ifadesiyle o okulda biz yedi yılda ‘Farkında olmadan istikbalimizi inşa etmişiz.
Benden önceki mezunlar, devre arkadaşlarım ve benden sonra mezun olanların belli bir bölümü de katılacaktır düşüncelerime.
On on iki yaşları arasında devletin şefkatli kollarına yatılı öğrenci olarak teslim edilen çocuk, altı yıl/belli dönemde de yedi yıl sonra ‘öğretmen/köy öğretmeni’ olarak bitirirdi bu okulları. Ben de 1975 yılında gururla mezun oldum okulumuzdan. Çocuk yaşta girip filinta gibi delikanlı olarak mezun olan gençleri, zamanın ehil öğretmenleri yetiştirirdi. Hemen herkesin saygıda kusur etmemeye özen gösterdiği öğretmen, göreve hazırdı artık. Yeni mezun öğretmen, öğretmenliğinin yanında görev yapacağı köyde -Nedense hiç ilçede/ilde çalışacağımızı düşünmezdik- lider olmaya çoktan hazırdı. Bayrağın dalgalandığı her yer azizdi genç öğretmen için. (Şurada çalışırım şu ile gitmem, diye düşünmezdik hiç birimiz nedense.)
16 Martlarda hemen her öğrenci okuldaki faaliyetin en az bir bölümünde mutlaka görev alırdı. Yatılı gündüzlü ayırımı yapılmazdı/yapılamazdı. Yıl içindeki ders başarısının yanı sıra sosyal faaliyetlerdeki başarımız, özellikle deniz kenarlarında diğer öğretmen okullarına ait yatılı yaz kamplardaki on on beş günlük tatil demekti sınırlı sayıdaki öğrenci için. Yüzlerce dönüm okul arazisindeki yılsonu uygulamaları da tarım ve üretim için en büyük atölyeydi sanki. Korkulu rüyalarımız olsa da disiplin kurulu çalışmaları hepimizin daha iyi bir yurttaş olması içindi.
Hafta başlarında İstiklal Marşı’nı sırayla mandolinimizle hepimiz tam kadro en az bir kere söyler/söyletirdik. Bu merasimlerde okul müdürü/eğitim şefi/müdür yardımcısı aklımızı kullanmayı, doğru ve güzel öğrenmeyi, emeğe saygıyı, hayat için öğrenmeyi, insanı sevmeyi, kuralları, muhabbeti, okumanın okutmanın gereğini, sabrı, terbiyeyi, zamanı kullanmayı … anlatırdı bıkmadan bıktırmadan, usanmadan usandırmadan.
Ders ve müfredata göre alanlında uzman öğretmenlerimiz seviyemize uygun olarak da çalışmayı – çalışma aşkını, düşünmeyi – düşünmeden öğrenmenin gereksizliğini, etkileyerek etkilenerek öğrenmeyi, hatalardan da öğrenmeyi, iyi yaşama çaba ve çalışmalarını, öğretirken öğrenmeyi, takım arkadaşıyla öğrenmeyi … öğretirdi.
Neyi, niçin, nereden, nasıl, nelerle öğreneceğimizi bilirdik. Eski bilgilere yeni bilgileri eklemeyi eksiksiz öğrenirdik. Hâl ve şart ne olursa olsun erdemli olmayı, tatlı dili öğrenirdik. Zengin olmak değil mutlu olmak, prensibimiz oldu. Öğenmenin maliyetini kavramayanımız yoktu. Acıya, ıstıraba katlanmayı acılarla da gurbetle de hasretle de öğrendik. Bir üst sınıftakinin ‘ağabey’ olduğu, etütlerde, değişik yerlerdeki nöbetlerde hissediliyor, bu kültürle gündelik hayattaki disiplin ve hoşgörüyü öğreniyorduk. Öğrenen gençlik, değerler eğitimini kavrıyordu varvarası. (Sonradan bu süreç TKY ya da değerler eğitimi adlarını aldı ama eğitimi ne derece yapıldı tartışma konusu elbette.)
Hafta sonunda Öğretmen Okulları Marşı ile Dostluk Marşı’nı okurduk hep beraber. Yıllar sonra karşılaştığımız öğretmenlerimizde, meslektaşlarımızda, öğrencilerimizde aynı ruh yaşıyorsa bunun esas sebebi bence bu okullarda aldığımız ‘talim ve terbiye’ …
Yemekhanemiz yemek salonu olduğu kadar konser salonu, tiyatro salonu, sinema salonuydu. Burada yemekhane nöbetçiliği de güzeldi haftada bir gelen Türk filmini seyretmek de; en güzeli, öğrenci örgüt seçilerinde adaylara yapılan tezahürat ve 16 Mart programlarıydı bana göre. 19 Mayıslarda Eskişehir stadyumundaki il gösterilerinde en çok biz alkış alırdık. Neredeyse ildeki bütün dereceleri alan arkadaşlarımız, kapalı spor salonu olmadan da başarının mümkün olacağını ispatlardı. Öğrenci örgütümüz okul idaresiyle çalıştıkça hepimiz nasıl mutlu olurduk nasıl.
Programlarda (tiyatro, konser, konferans vb.), resim – yazı çalışmalarıyla okulun güzelleştirilmesinde, iş atölyesinde köyde lazım olanları öğrenmede, müzik salonunda herkesin bir enstrüman çalmayı öğrenme çalışmalarında, Fizik – Kimya – Biyoloji laboratuvarlarında ne önümüzde ne arkamızda ama hep yanımızdaydı eli öpülesi öğretmenlerimiz.
Günlük gazeteleri kütüphanemizde okurduk. Kütüphanemizdeki kitap sayımızı tam bilemiyorum ama öğretmenlerimiz dâhil hepimiz aradığımızı mutlaka bulurduk. Kültür Edebiyat Kolu Sözlü Yayınlar bölümünde yayın odasındaki aktüel plakların çalınması, gerekli duyuruların sade bir dille yapılması, hele öğrenci örgüt seçimlerinde sözlü propoganda da kullanılışını, orada geçen özel günlerimi hiç unutamam. Edebiyat – Kompozisyon dersinde ödev olarak hazırladığım ‘Cumhuriyetimizin Ellinci Yılında Türk Şiiri’ konferansı notlarımı hâlâ saklıyorum. Resim dersinde yaptığımız kitap kapağını gerçek hayatta kitap yazarak hayata geçiren, yazar olan mutlu insanlardan biri olarak gurur duyuyorum okulumla ve öğretmenlerimle. Bütün imkânsızlıklara rağmen teksir makinesiyle çıkarttığımız okul yayın organımız EMRE’yi bütün arkadaşlarım hatırlar. (Her okul böyle bir dergi çıkarır, 16 Martlarda birbirine gönderirdi. Övünmek gibi olsun ama en güzeli de bizimkiydi hani.)
Her biri 16 Martlarda yeniden açan, hepsi birbirinden âlâ eğitim çiçeklerine; yaban güllerine, güllere, lalelere, nergislere, çiğdemlere… selâm olsun.
Öğretmen Okulları’nın kuruluşunun sene-i devriyesinde ‘öğretmenlikte’ yolumuzun kesiştiği bütün arkadaşlarımı sevgiyle, özlemle yâd ediyorum. Aramızdan ayrılanları rahmetle anıyorum. Otuz altı yıllık eğitim öğretim hayatımda bana emeği geçen, halen hayatta olan öğretmenlerimin ellerinden öpüyor, âhirete irtihal edenlere Allah’tan rahmet diliyorum.
Beraber çalıştığım öğretmen arkadaşlarımı muhabbetle selamlıyorum.
Özcan TÜRKMEN