Menu
RSS
Emirdağlı, mimar Burhan Ünal`ın Almanya´da başarısı

Emirdağlı, mimar Burhan Ünal`ın Alm…

Emirdağlı mimar Burhan Ün...

Fasl-ı Muhabbet Grup Atışması "GİDERİZ"

Fasl-ı Muhabbet Grup Atışması …

Neslimiz soyumuz birdir b...

MAZERET ÜRETMEYELİM

MAZERET ÜRETMEYELİM

Mazeret, genel anlamıyla ...

EY ŞANLI ŞEHİT

EY ŞANLI ŞEHİT

Kurşun girmiş yüreğinin s...

Gün Birlik Olabilme Günüdür

Gün Birlik Olabilme Günüdür

Türk Silahlı Kuvvetleri'm...

Fasl-ı Muhabbet Grup Atışması "VARDIR"

Fasl-ı Muhabbet Grup Atışması …

Şu dünyanın yolu olsa bin...

Hayatınız seçtiğiniz kadındır

Hayatınız seçtiğiniz kadındır

Harun Reşit savaşta esir ...

MERAK

MERAK

Her bir dörtlüğünde bin b...

Fasl-ı Muhabbet Grup Atışması "BİZ"

Fasl-ı Muhabbet Grup Atışması …

Kuzeyi, güneyi, doğu-batı...

KABAHAT HEP KARŞIDA MI?

KABAHAT HEP KARŞIDA MI?

Meşhur fıkrayı bilirsiniz...

Prev Next
Özcan Türkmen

Özcan Türkmen

Web site URL:

MAZERET ÜRETMEYELİM

Mazeret, genel anlamıyla ‘özür’, ‘bahane’ demek. Mazeret, belli bir yerde, yetersizliğin itirafıdır. Hayır demenin olumsuz etkisinin biraz daha azaltılmışıdır aslında mazeret beyan etmek.
 Hayatımızı düşe kalka şekillendirerek, düşe kalka öğrenip öğreterek devam ettirip gidiyoruz işte.
 Mazeret üretmede, maşallah, hepimiz oldukça başarılıyız. Mazeret belirtmede üstümüze yok.
 Mazeret üretmede bizi en çok ‘Bilgisizlik, dirençsizlik, karamsarlık, korku, tembellik, ümitsizlik, yalancılık vb.’ kamçılıyor.
 Mazeret dayanışmasında hepimiz birbirimizle yarışır olduk. ‘Sen benim mazeretimi hoş gör, ben de senin mazeretini’ anlayışı, hepimizde neredeyse gereken yerini almıştır. Kabul etmek işimize gelmese de hepimiz, mazeret üretiyoruz. Nasıl mazeret(ler) üretiyoruz bakalım şöyle bir:
 Çekişmek, olay çıkarmak için bahaneler arıyoruz; ona buna kusur bulup kulp takıyoruz. Bir işi bitirmemek için bahane bulup ayak sürüyoruz.
 Boş ve asılsız sözler söyleyip inandırıcı olmayan bahaneler ileri sürerek kurt masalı okuyoruz.
İstenilen bir şeyi yapmamak için yersiz, asılsız bahaneler ileri sürerek nazlanıp mırın kırın ediyoruz.
 Bir oyunu ya da birlikte yapılan bir işi çeşitli bahanelerle bozmak için mızıkçılık ediyoruz.
 Birini suçlamak için akla uymayan bahanelerle öküz altında buzağı arıyoruz. Herhangi bir bahane ile bir şeyi, bir kimseyi o meseleden uzaklaştırmaya çalışıyoruz.
İnandırıcı olmayan, üstünkörü cevaplarla işimize gelmeyeni geçiştiriveriyoruz.Gün oluyor mazeret ürettikçe üretiyor, dokuz dereden su getiriyoruz.Durumu kabul etmemek için gereksiz mazeretler ileri sürüyoruz. Yapılamayan bir iş karşısında çeşitli bahaneler uyduruyoruz.
 Verilen bir görevi yapmamak için çeşitli bahaneler ileri sürüyor; gönderilmek istediğimiz yere gitmemek için çeşitli bahaneler bulmaya çalışıyor; üstümüze aldığımız bir işten kaçınma çareleri arıyor; ayak sürüyoruz çoğu zaman.
 Kimi zaman kırk yılda hayırlı bir iş yapmaya kalkışıp sonra ondan bir bahaneyle vazgeçiyoruz.
 Bizden beklenilenleri çeşitli bahanelerle yapmayıp çamura yattığımız anlar da var elbet.Akla hayale gelemeyen bahanelerle kavga gürültü, karışıklık çıkardığımız anlarımız da yok değil.
‘Durgun öküzün ıslık canına minnet’ ya da ‘Yorgun eşeğin çüş canına minnet’ deyimlerimizde olduğu gibi hemen her şeye her tür bahanemiz, hemen hazır.
 Tembellik ve beceriksizliğimizi bazı küçük engellere bağlamak isteriz bazen...Ya ‘Oyalanıp yersiz bahaneler bularak işten kaçmamıza’ ne demeli. Bir işi yapmamak için çeşitli bahaneler ileri sürmemize, hıkmık etmemize/dememize ne demeli ya. Nasrettin Hoca misali istenilen işi yapmamak için bahaneler, gerekçelerle güçlük çıkarmanın, engeller göstermenin; ipe un sermemizin açıklaması var mı sizce?
 Yük getirmeye de uçmaya da bir türlü yanaşmayan deve kuşu hikâyesi mazeretin yaşanmış örneği değil mi?Mazeretler üretmek ve suçlama yoluna gitmek işin en kolayı sanki.
 Mazeretin arkasına sığınmamak lâzım. Verimsiz, hedefsiz, plansız; yetkisini ve buna bağlı sorumluluğunu bilmeyenlerin mazereti kabul olmaz ki.
 Başarabileceğine inan kişi; fikirler üretir mazeret değil. Zira başarıyı engelleyen en güçlü düşman mazerettir. İşte tam da bu yüzden mazeretlerimizden özellikle ipe sapa gelmez mazeretlerimizden vazgeçelim. Unutmayalım; hiçbir mazeret, başarıdan daha iyi değildir.
 Oynamayı bilmeyen gelinin önce ‘Yerim dar’ dediği; yeri boşaltılınca ‘Yenim dar’ dediği, yenini de rahatlatılınca ‘içim dar anam, içim dar’ demesi gibi bir şey işte bu işler.
İtiraz dinlemediğimiz, mazeret kabul etmediğimiz, bahane istemediğimiz anlarımız da var elbette. Gerçekte mazeret olmayan bir şeyi mazeret olarak ileri sürdüğümüz anlarımız da var her zaman.
 Evet, evet; ne olursa olsun ‘cahilliğin, başarının mazereti olmaz.’ Varsın olacaksa bazen olsun. Mazeretimiz olsun olmasına da aşağıdaki ‘Hoşafın Yağı Kesilmek’ kıssasındaki gibi olmasın aman:
 "Yeniçeriler, isyan çıkartıp kazan kaldırır. Padişaha haber gider.‘Gidin, bakın bakalım neymiş bu kez dertleri' der padişah. Görevlendirdiği kişiler, yeniçeri ocağına girip Başçeri ile konuşur. Başçeri‘Yemeklerimiz kötüleşti. Artık eskisi gibi bize değer verilmiyor, yemeklerimizin malzemesi eksik, devlet bu kadar fakir mi ki hoşafımızın yağını kesti?’ der.
 Durum, padişaha iletilir. Yeniçerilere yemek yapan aşçıbaşı çağrılır. Padişah, ‘Siz ülke için savaşan, topraklarımızı genişletip koruyan Yeniçerileri nasıl beslemezsiniz, hoşaflarının yağını nasıl kesersiniz, bre kâfirler!’ diye azarlar aşçıları ve aşçıbaşını. Aşçıbaşı ‘Aman padişahım, ne dersiniz? Hoşafta yağ olmaz. Çeriler kazan kaldırmak istemiş, mazeret üretirler’der.
 Padişah ikna olmaz. Durumu derinlemesine incelettirir. Yeniçerilere yemek yapan aşçının emekli olduğu anlaşılır; yaşlı aşçı evden apar topar getirilip mutfağa sokulur. ‘Yap şunlara bir hoşaf!’ derler. Yeni aşçılar da öğrenmek için etrafına dizilir. Yapar yemekleri yaşlı aşçı.Ve durum ortaya çıkar: Yaşlı aşçı önce pilavı koyuyor kepçeyle, sonra da hoşafı... Pilav kaşığındaki yağ, hoşafa geçiyor veya pilav yaptığı aynı kazanda hoşaf da yapıyor. Yeniçeriler hoşaf üzerinde gezinen yağa alışıklar ya sanıyorlar ki yeni aşçılar emir aldı saraydan, mutfağın masrafları ondan dolayı kısıtlandı.”

MERAK

Her bir dörtlüğünde bin bir anlam yüklü Emirdağ Türkülerini derleme çalışmalarımda ‘merak’ konusu/kavramı, diğerlerine göre dikkatimi biraz fazlaca çekmişti.
“Barda(ğ)ı doldurdum (ı)rakıyınan / Bi(r) daha gonuşmam meraklıyınan / Sana diyo(ru)m sana ey nazlı yârim / Sen bana darılma el aklıyınan”
“Meraklıdır deli gö(ğ)nüm meraklı / Babam ev yapdırdı üsdü çanaklı / Mert ol da sevd(ğ)im ayrılmıyalım / Yârden ayrılanın olmuyo(r) aklı”
TDK Türkçe Sözlük’te merak, “Bir şeyin özünü, esasını anlama, kavrama isteğine; öğrenme arzusuna; bir şeyi elde etme, yapma veya bir şeyle uğraşma isteğine; düşkünlüğe, hevese; kaygı, tasa, kuruntu, endişeye; kara sevdaya …’ şekilleriyle kullanılıyor.
Merakın olduğu her durumda zihin bir şekilde bilmediği bir şeyi temsil ediyor. Anlama, öğrenme, hatırlama da bu yönüyle merakla oluyor. Bunun içindir ki insanî özellikleri merak ile ortaya koyabiliyoruz. Dolaysıyla da merak, insanı ‘insan’ yapıyor.
Merak insanın başkasına değil kendisine soru sormasıdır. Merak, bizi harekete geçirebilen bir özelliğe sahiptir.
İnsan, gündelik hayatta da birçok konuyu merak ediyor. Merakımıza göre de başımıza çeşit çeşit işler alıyoruz. Kimimizin merakı iyiye götürürken kimimizinki böyle olmayabiliyor.
İlgilendiğimiz şeyleri merak ediyoruz. Merak, insanın içini gıdıklıyor. İlgi alanımız genişledikçe merak ettiklerimiz artıyor. Merakın giderilmesi, içinde bulunduğumuz ruh haline göre değişebiliyor. Merak duygusunun tatmini ve kontrol altına alınması, epey bir zaman alıyor ki buna genel anlamda ‘olgunluk’ da diyebiliyoruz.
Gündelik hayatımızda merak etme ile soru sorma arasında çok önemli bir ilişki var. Merak edenin daha çok soru sorduğuna hep şahit olmuşuzdur.
Merakımıza bağlı soruların başımıza neler açtığı ayrı bir konu.
Düşünme, özellikle eleştirel düşünme ile merak doğrudan ilişkili elbette.
Merak gündelik hayatımızın vazgeçilmezi…
Hepimiz, kendi yaptıklarımızdan ziyade başkalarının yaptığı işleri merak ederiz nedense. Merakımızın esası, karşımızdaki kişi ya da kişilerin iyi olup olmadığıdır.
Deyimlerimizde ‘merak’, etkileyici bir şekilde kullanılıyor: Bir işin olmasını merakla, heyecanla ve sabırsızlıkla beklediğimizde ya da bir işi zorluk çekerek bitirdiğimizde ‘Dokuz doğurmak’ kullanılıyor.
Şaşkınlık ve merak uyandıran hâllerde ‘Hayırdır inşallah’ diyoruz.
Merak ve endişe içinde bulunduğumuzda ‘İçi içini yemek’ deyimini kullanıyoruz.
Merak ediyoruz, merak getiriyoruz, merak sarıyor. Bir şeyi yapma veya onunla uğraşma isteğimizi ‘merak duyma’ ile anlatıyoruz. Çok merak ettiğimizde meraka düşüyoruz. Merak içinde kalıyoruz bazen. Merak uyandırmak çevremizdeki her şey...
Merakından çatlattığımız da oluyor bazen kimilerini. Merakımızı giderebilmek için başımıza açılan işin haddi hesabı yok.
Merakımızı yenemiyoruz çoğu kere.
Meraklı gözlerle neler yaptığımızı bir biz biliyoruz.
Meraklısı olduğumuz o kadar gereksiz şey var ki. Onu bunu merakta bıraktığımız epey bir işimiz gücümüz oluyor bazen.
Merakta kaldıklarımız yetmiyormuş gibi meraktan çatlatıyorlar bizi bazen de.
Merakla izliyoruz, izleniyoruz işimize gelip gelmediğine aldırmadan. Başımıza ne geliyorsa lüzumsuz(!) meraktan geliyor hâsılı..
Merak, günümüzde bilgiye ulaşma konusunda değerli görülürken fazla merak da tehlikeli görülüyor. Takdir sizlerin.

Özcan TÜRKMEN
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

KABAHAT HEP KARŞIDA MI?

Meşhur fıkrayı bilirsiniz:
 Bir gün Nasreddin Hoca'nın eşeği çalınmış. Hoca, can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatmış.
‘Hırsızı gören oldu mu? Karakaçan’ın sesini duyan oldu mu?’ diye hemen herkese sormuş.
Köylü toplanmış hemen. Her kafadan bir ses çıkmaya başlamış.
Birisi ‘Hocam!’, demiş ‘Niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki?’
Bir başkası ‘Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor?’ diye çıkışmış Hoca’ya.
 Bir diğeri de ‘Hocam!’ demiş, ‘Kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nerden baksan dökülüyor.’ deyince Hoca kızmış ve ‘Yahu’ demiş, ‘İyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok?’ demiş.
Evet… Hoca da haklı, bana göre, komşular da haklı…
Hep karşımızdaki haksız(!) zaten değil mi?
 Suçu karşımızdakine atıvermek, işin en kolayı değil mi?
 Birilerini suçlayıvermek işin en kolaylarından biri değil mi?
 Kabahatin hep karşıda olup olmadığını kendimize sormak, en az başvurduğumuz yollardan biri değil mi?
 Bu tarz soruları artırdıkça artırmak, mümkün elbette!
 Kendimize ayna tutabilmek ayrı bir erdem bence… Kendimizi sorgulayabilmek, olabilecek en güzel işlerin başında bence…
Böyle olmasına böyle ama günümüzde, maalesef, ‘haksız olduğumuz ama ısrarla haklı çıkmaya çalıştığımız konular’, gündelik hayatımızın vaz geçilmezi oldu adeta.
‘Bu hâlden ne zaman nasıl vazgeçebiliriz; bu mümkün mü?’ bahsi, ayrı bir konu başlığı şimdilik kaydıyla.
 Kendi yaptığımızı hemen unutup başkalarından duyduğunu ‘yapmışlar gibi’ davrandığımız anlar var.
 Bilerek ya da bilmeyerek birilerinin günahına girdiğimiz (günahını aldığımız) da vaki çoğu zaman.
 Özellikle haksız çıkmamak istediğimizde birilerini hemen haksız buluvermekte üstümüze yok epey zamandır.
 Okkanın altına gitmemek için birilerini haksız yere itham edivermek o kadar kolay geliyor ki şimdi bize.
 Haksızlığa uğramamak için o kadar şeyi hemen her zaman hasıraltı ediveriyoruz.
İnsafa gelmeden öfkemizi (birinden, bir şeyden) aldığımız (çıkardığımız) öyle hallerimiz var ki hemen hepimizin. Her nedense hepimiz haktan hukuktan aşırı derecede bahseder olduk. Başkasının haksızlığını ispat için olan gayreti gösterirken kendimizi ‘hak terazisinde’ tartmayı pek akıl edemez olduk.Başkasının haksızlığını ifşa ederken kendi kendimize düşünüp o kişinin yerine kendimizi hiç koyamaz olduk.Hepimiz, hepimizin ayıbını, kusurunu, haksızlığını,suçunu …hep üstüne ekleye ekleye anlatır olduk. O anlattıklarımız, bizde hiç yok mu sanki.
 Tartışmalı zamanlarda, tartışmalı durumlarda, tartışmalı konularda karşımızdakine, özellikle, haksızlık ettiğimiz zamanları bir hesap edebilsek ne güzel olacak.
 Haksız yorumlarımızla karşımızdakine saldırdığımız anlarımızın muhasebesini bir yapabilsek, bunun hazzını bir yaşayabilsek ne kadar çok şey hemen değişiverecek... Bunu bir bilsek ….
Hepimizin bunu yapmasından şimdilik vaz geçtim; çoğumuz bunun yapmaya çalışsak inanın her yer güllük gülistanlık olacak.
 Evet, evet; ‘İğneyi kendimize de batırabilmeyi’ bir becerebilsek her şey inanın çok güzel olacak.
 Nice haksızlıkları hoş görülebiliyorken, ‘ne âlâ memleket’ teranesi her yanı kuşatmışken, ‘vur abalıya’ demek sıradan bir iş olmuşken, zurnayı biz çaldıkça parsayı el toplarken, üvey evlât gibi tutulmuşken, ıslak semer bize kalmışken, posamız çıkarılmışken, ‘insanın adı çıkacağına canı çıksın’ diye feverana başlamışken ‘Allah büyüktür’ derken …başka yol yok gibime geliyor.
 Her haksızlığa bir bahanemiz var, var olmasına da inşallah Mesnevi’den alınan aşağıdaki kıssa gibi olmaz:
“Kurtla kuzu aynı derede karşılaştı. Susuzluktan dilleri damaklarına yapışmıştı. Kurt yukarıda duruyordu. Hır çıkarmak için bir sebep aradı. Doymak bilmeyen boğazının ateşlemesiyle 'Ne diye bulandırıyorsun suyumu?' diye bağırdı. Kuzunun ödü patlamıştı, ‘Allah aşkına!' dedi. ‘Olacak şey mi bu? Su senden bana doğru akmıyor mu?'
 Kurt dişlerini göstererek, ‘Hakkımda ...' diye hırladı. 'İleri geri konuşmuşsun bundan altı ay önce.'
 Kuzu, 'Altı ay önce ben hayatta değildim ki!' dedi.
 Kurt, 'Baban kötü konuşmuş.' dedi ve üzerine atıldı, zavallı kuzuyu paramparça etti.
                                                                         ÖZCAN TÜRKMEN

ANAVATANDAN DÖNÜŞ DUYGULARI

‘İkinci vatan’ olur mu bilmem ama gurbetçilerimizin, Avrupa’daki Türk kardeşlerimizin Avrupa’ya (İkinci vatanlarına) dönüşleri beni çok etkiler eskiden beri.
Zihnim hep soruların çengelinde olur onların Türkiye’den gidişlerinde. Sorular, sorular, sorular…
Epey önceleri yapılan minibüs, otobüs yolculukları daha da zorlardı zihnimi,
Yedi devlet, o kadar kilometrelik yol nasıl aşılırdı, nasıl? Üstelik duygular karmakarışıkken, garip bir hüzün yaşanıyorken, zihin allakbullakken…
Vatana gelişte hasret bitiren yollar, dönüşte acı oldu, ıstırap oldu, yokluk oldu.
Yollar, yolların sonu kimi zaman.
Nereye gittiğimiz, yoldan da önemli çoğu kere.
Yürüdük yılmadan; yürüdükçe düzleşti yollar. Yollar düzleştikçe berraklaştı duygular. Duygular berraklaştıkça netleşti menzil…
Gurbet yolu uzun, kahırlı; sıla yolu kısa coşkuluydu. Oysa ikisi de aynı yol, aynı mesafeydi… İzin gelişleri kolay; izin gidiş gelişleri sıkıntılı hepten.
Her zaman engelli olduğu gibi düz de değil bu yollar.
Yol işte, yol… Yol…
Yol, insanı yalnızlığa götürüyor; yol, insanı yalnızlıktan kaçırıyor.
Yol yol aldıkça yoldu hâsılı.
Yollarda yolunu değiştirenlere, yolunu kaybedenlere, yol ayrımında yolunu şaşıranlara, yolda azanlara, yolda kalanlara, yoldan çıkanlara, yoldan kalanlara, yolundan kalanlara, yolundan çevrilenlere kucak açan, yol gösteren, gene yoldu.
Ah o yolların dili olsa da konuşsa bir. Yolları yollara bağlayan yollarda, yol boyunda neler çekildi neler
Yolun etkilediği kadar, kimi zaman ondan daha fazla etkiler beni.
Söylemek istenenden çok söylenemeyenler boğazda düğümlenir veda öncesi.
Veda mıydı elveda mıydı bilinmezdi bir türlü bu ayrılıklar.
‘Gitmek mi zordu kalmak mı?’ giden de bilemiyordu bunun cevabını gönderen de.
Anlaşılmayan, anlaşılsa bile anlatılamayan bir korku vardı gidenlerin de kalanların da yüzlerinde.
Goncey buluşmaları, belki son buluşmaydı. Gidip dönememek, dönüp de görememek vardı. Adı tam konamasa da vasiyetler edildi bu sürede. Adı belli olmasa da helalleşmeydi son kucaklaşmalar.
Umutla umutsuzluk arasıydı sarılıp koklaşmalar.
Bu, hemen her yıl aynıydı, böyleydi her ayrılış işte. Böyleydi; böyle de devam edeceğe benziyordu.
Olsun. Varsın olsun.
Bu korku olsun da varsın ölüm olmasın. Ölüm olmasın, ölüm olmasın…
Yürekte kilidi olanlar, açılmıyordu; açılamazdı; bir açılsa bozulacaktı büyü. Bitecekti tılsım bir ağız açımında.
Hadi adına ‘şimdilik’ deyip hafifletelim ama hasretini çektiklerimizle, gönül rahatlığıyla içimizi açtıklarımızla, konuşup koklaştıklarımızla, can parelerimizle ayrılacaktır yolumuz, yerimiz.
Gurbete giderken hüzünle, kederle büyüyen; gurbetten dönerken sevinçle kısalan yollarda yolda kalan olmaz inşallah.
Acısıyla tatlısıyla yıllar, mevsimler, aylar, haftalar, günler geçmişti bir arada ya da ayrı ayrı.Artık, zaman aldı gitti çok şeyimizi. Kalanlar bahtımızaydı.
Dinlendirici, gönül alıcı, gönül okşayıcı bu siz ‘Allah’a emanet olun’; bir o kadar da sakin, bir o kadar da tatlı, bir o kadar da sessiz ‘siz de…’; sessizliğe hemen karışıveren ‘görüşmek üzere’ sözleri ne de güzeldir.
Sesle boğaza düğümlense, hıçkırıklar ortalığı boğsa da ‘güle güle!’ sözünü kesmez bir şey. Kaçamak bakışlar, son kez süzer birbirini, birbiri ardınca. Dillerde dua vardır kıpır kıpır. Çıt çıkmaz. Garip bir suskunluk kaplar ortalığı. Son sarılışlar sarsar herkesi. El gider kol geri çeker ya işte öyle de olur dayanamayanlar için.
İşte öyle bir şey…
Öyle bir şey işte!
Yarım yüzyıldan fazla süren bu mücadele nerde nasıl bitecek; biter mi bilemiyorum.
Anavatandan dönüş,işte öyle bir şey…
Özcan Türkmen

Info for bonus Review William Hill here.