Menu
RSS
Hurma zeytini

Hurma zeytini

Arabamız su kaynatmasa du...

Birisi sizden aracınızı istediği zaman !

Birisi sizden aracınızı istediği za…

Arababamda çekiş düşüklüğ...

YENİ ASKERLİK SİSTEMİNDE NELER VAR?

YENİ ASKERLİK SİSTEMİNDE NELER VAR?

Askerlik süresini 6 aya d...

Eskişehir’deki Emirdağlılar Vakfı Başkanı Hasan Murat Kahya, yeniden başkan seçilerek güven tazeledi

Eskişehir’deki Emirdağlılar Vakfı B…

Eskişehir’deki Emirdağlıl...

ÜZENLERİN ÜZÜLDÜĞÜ VAKİT'DE GELİR

ÜZENLERİN ÜZÜLDÜĞÜ VAKİT'DE GELİR

Ertesi gün ameliyat olaca...

BABALIK BÖYLE BİRŞEY..!

BABALIK BÖYLE BİRŞEY..!

Delikanlı 16 yaşında iken...

TORUNUNLA ATAN BİR Mİ?

TORUNUNLA ATAN BİR Mİ?

Dertli gönül dolu gamla E...

Çilek

Çilek

Diyarbakır'ın bir dağ köy...

OKULLARIN YENİ NESİL ANNELERLE SINAVI

OKULLARIN YENİ NESİL ANNELERLE SINA…

Daha çocuğu dünyaya gelme...

Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz

Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz

" Hepimiz aynı yolun yolc...

Prev Next

TÜRKÜLER KALIR

Bayram Bilge Tokel’in Türküler Kalır (Kapı Yayınları 272; Ocak 2012) kitabını okuduğumdan bu yana ısrarla savunduğum bir konu oldu TÜRKÜ ve vazgeçemediğim bir kavram oldu ‘Türküler Kalır.’

Evet, biz oldukça, biz değerlerimize sahip oldukça, onları benimseyip yaşadıkça, yaşayıp genç kuşaklara aktardıkça türküler kalacak inşallah.

31 Mayıs salı akşamı yirmi beş yıldır aralıksız Odunpazarı Halk Eğitimi Müdürlüğü THM korosunun şefliğini yapan sayın Ahmet KIZILOK’un davetlisi olarak Eskişehir Odunpazarı Halk Eğitimi Merkezi Türk Halk Müziği Korosu konserindeydim. Hasan Polatkan Kültü Merkezi doluydu. Ayakta epey türkü sever vardı. Türkü dostu arkadaşlarım Mehmet Sonkaya ve Mustafa Topal ile konser saatinden epey bir önce salonun uygun bir köşesinde yerimizi aldık. Mustafa ve Mehmet arkadaşlarımdan konser boyunca istifade ettim. Mustafa’nın teknik müzik bilgisi ile Mehmet’in THM kültürü birleşince programın notumu verir gibi olduk. İnşallah umduğumuz gibi de olacaktı.

Seyirciler/dinleyiciler de korodakiler kadar heyecanlıydı. Her sandalyede/koltukta dinleyiciler için hazırlanan broşür bilgileri her zamanki gibi hazırlanmıştı. Dinleyici/seyirci buradan bir genel kanaat ediniyordu.

Salonda kimliğini, kişiliğini bilmediğim insanlarla da selamlaşıyorduk. Müzik, türkü böyle bir şeydi zaten. Salona türkü için gelen türkü severler, türkü dostu oluvermişti hemen. Bu çok güzel ve çok özlenen bir olguydu. Milletimizin böyle birleştirici faaliyetlere çok ihtiyacı vardı.

Sezon Sonu ve 42. Yıl Sanat Gecesi 2 Konser Programı, zamanında, sunucunun güzel sunumuyla başladı. Sezon Ortası ve 42. Yıl sanat Gecesi 1 Konser Programına göre görebildiğim kadarıyla koroda değişiklikler vardı.

Memleketin her köşesinden seçilmişti türküler. Seçilen türkülerde dikkat vardı, seçilen türkülerde ilgi vardı, seçilen türkülerde bilgi vardı, seçilen türkülerde profesyonellik vardı. Evet, türküler yaşıyordu; yaşayacaktı. Türküler yakıldıkça, türküler çığırıldıkça milletimizin varlığı da devam edecekti. Tarih, Türk’ü de türküyü de yazmaya devam edecekti. Bu, benim için, bizim için bir gururdu.

Korodaki intizam, mükemmeldi. Her halinden belliydi profesyonelliği. Çalışmanın, azmin sonu başarıyı getiriyordu işte. Sahnedekiler ve salondakiler şefin yönetimine mükemmel bir şekilde uyuyorlardı. Bu ahengi konser süresince hep müşahede ettim. Odunpazarı Halk Eğitimi Merkezi Müdürü Bülent Korkmaz beyefendi başta olmak üzere sorumlular/görevliler samimi idiler.

Güzel bir gece yaşadım. Koroda görev alan, koroya emek veren, koroya destek olan, bu tür faaliyetlere imkân ve fırsat hazırlayan herkese minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

Konser boyunca salon gurbet yaşadı, umut yaşadı, hasret yaşadı, acı yaşadı, sihir yaşadı, lirizm yaşadı, ağıt yaşadı, hüzün yaşadı, ayrılık yaşadı.

Konser boyunca salon köy köy, oba oba, burcu burcu insan koktu. Toplumun içindeki insan, toplumun gözü kulağı olan insan, toplumun sırdaşı insan işlendi türkülerimizde.

Konser boyunca türkülerin dilinde kendini buldu salon. Salonda yâr vardı, sevgi vardı, dert vardı; kısaca insan vardı. İnsanın başından geçenler vardı, başına gelebilecekler vardı.

“Akarsu'yum yardan haber gelirse / Şu azgın yarama derman olursa / Gönül sevdiğini arar bulursa / Kahpe felek sen o zaman gör beni beni” türküsü ile Canan Büyükcan hanımefendi gönülleri fethetti. Ahmet Kızılok’un konser için repertuar seçimindeki hassasiyetlerini salona açıklaması takdire şayandı. Türküler, unutulmayacak, unutturulmayacaktı. Herkesin bildiği değil herkesin bilmesi gerektiğine inandıkları türküler, özenle, seçilmişti. Hazırlık ve emek, hemen hissediliyordu. Oğuz Kaya Bey’in program öncesi hazırlıklarının yorgunluğu program sonunda kalmamıştı. Bu her hâlinden belliydi.

Eskişehir’de Tatarların ve Emirdağlıların sayıca çok olması, repertuara damgasını vurmuştu. Konser sonunda kendilerine de belirttiğim üzere TRT Ankara radyosu saz ve ses sanatçısı sayın Altan Güvenç’in söylediği Emirdağı Birbirine Ulalı türküsündeki büyü yaşanmaya değerdi. Sayın Altan Güvenç’in rahatsızlığına rağmen Emirdağ Ağzı’nı mükemmel bir şekilde kullanarak türküyü çığırması salonu, özellikle de, Emirdağlı dinleyicileri mest etti.

Ses, saz ve şefteki ahenk, bağlama ikinci kademe kursiyerlerin gösterilerine de yansımıştı.

Ankara Radyosu sanatçıları Altan Güvenç, Mehmet Vural ve Erdal Göçbak türküye türkü tadını vererek bize sanatlarını sergiliyordu. Evet, bu saz heyeti oldukça da türküler kalacaktı.

İşin zor olanı perdenin arkasındaydı. Elli kişiden fazla koro elemanı ile uğraşmak, başlı başına bir işti zaten. THM Kol Başkanı Süleyman Hadak ile Başkan yardımcıları Ebru Leblebici ve Mine Sağlam’ı ayrıca ve özellikle tebrik etmek istiyorum. Mine Sağlam’dan solo bir türkü bekledim ama … İnşallah önemli bir sağlık problemi yoktur.

Şenol Şakar ve Gönül Kılıç’ı ayakta alkışladım. Gönül Kılın, “Bilemedim gıymatını gadrini” dediğinde bitmiştik zaten… Gönlüne sağlık Gönül… Gönüllerde hiç solmazsın inşallah.

Iğdır türküsü “Asker olup vatana hizmet eylerim”’i sunucu Nilüfer Öztürk o kadar güzel sundu ki. Salon ‘Kurban olan ayına/ Ayına yıldızına” nakaratıyla coştu. Askere övgü ama aynı zamanda da teröre cevaptı bu türkü.

Kültür Bakanlığı THM ses sanatçısı Canan Başkaya, türkünün ve hazzın doruğuna götürdü bizi güçlü yorumlarıyla. Cananlar oldukça da türküler kalacaktı evet. Ülkemizin ve durumumuzun yeniden fotoğrafını çekti sayın Başkaya seçip okuduğu türküleriyle. Çorum ağzını ‘Söylemeyin’ deyişi ile icrası mükemmeldi. Mehmet’in özellikle isteği Mihriban’a salon da büyük bir coşkuyla katıldı.

Plaket ve çiçek takdiminden sonra koronun klasiği “Kahveyi Kavururlar” ile program bitti.

Keşke orada olsaydınız. Olsun; türküler kalacak ya; bir başka zaman inşallah.

Evet, evet; türkülere nazar değmesin inşallah.

Devamını oku...

SANAL ALEM

Sosyal medya, asosyalleşen insanlar…
İnternetin faydalarını inkar edemeyiz.
Ancak bu kadar faydalı olan bu sanal alemin zararları da oldukça fazla.
Hatta psikolojik ve sosyolojik açıdan toplumlara çok ciddi zararlar vermeye başladı sanki.

Geçenlerde bir akşam bir arkadaşıma çay içmeye gitmiştim.
Henüz beş, altı yaşlarında ve uyku vakti çoktan geçmiş olan çocuk ikide birde gelip annesinin dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Benimle sohbet etmek isteyen anne ise “ben bunu susturmasını bilirim” diyerek eline küçük bir bilgisayar tableti verdi.
Çocuk tablete gerçekten öyle odaklandı ki...
Anne de çocuk da rahatlamıştı sanki.
Çocuğun o saatlere kadar neden uyumamış olduğunu düşündüm bir an. 
Sonra da bilgisayar, tablet, telefon gibi aletlerin insanlara verdiği zararları.
Geçenlerde Brüksel’de bir toplantında Japonya’daki internet bağımlılığının iyice artmış olduğunu ve ailelerin çocuklarını bağımlılıktan kurtulmaları için özel kamplara gönderdiklerini konuşmuştuk. On altı saatten fazla internetin başından kalkmayan, o bağımlı çocukların durumlarını düşünmek bile istemiyor insan.
Okul başarılarının düşmesi, sırt ağrıları, gözlerinin bozulması, yeme bozuklukları, asosyalleşme, dikkat bozuklukları, yorgunluk, depresyon, sosyal fobiler gibi psikolojik sorunlar ve daha neler neler...

En önemli konulardan birisi de zaman...
Durdurulması mümkün olmayan en önemli şeylerden birisi.
Kelebeğin ömrü sadece bir gün derler ancak kelebeklerin bir haftadan bir yıla kadar yaşadıkları söylenir.  Bir yıl yasayan bir kelebek belki de bir asır yaşamış gibi olur. 
Artık antibiyotiklerin bulunması ve farklı sebeplerden dolayı uzayan, neredeyse bir asri bulan insan ömrü de insana bir gün gibi gelebilir.
Zamanı iyi değerlendirmek çoğu zaman insanın kendi elinde. 
Televizyon, bilgisayar, telefon gibi teknoloji aletlerini iyiye kullanmak da...
Yaşamı iyi değerlendirmeli insan her şeyden önce.

Anne baba sevgisini yeteri kadar alamayan çocuklar bir de şiddet içeren oyunlarla büyürlerse, sonlarını tahmin etmek hiç de zor olmaz.

Geçenlerde çok değerli bir hocamız olan Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu bir dersinde bağımlılığı anlatırken “Bağımlılığın her türlüsü kötüdür” demişti.
Verdiği o çarpıcı örnekler de hiç aklımdan çıkmıyor. İlerleyen yaşlara rağmen anne bağımlılığı gibi...
Bağlanmakla bağımlı olmanın farkını öyle güzel anlatmıştı ki...
Ve sanal alemin de koskoca bir alem olduğunu.

Yalnızlığını internetle, facebook, twitter gibi sanal alemin farklı yerlerinde gidermeye çalışan insanlar aslında gittikçe yalnızlaşıyor.
Gerçek dünyadan kopup sahte ilişkilerde mutluluk arıyor.
Oysa zamanımız o kadar değerli ki...
Kitap almaya para bulamıyor dediğimiz insanların elinde belki de taksitle alınmış en pahalı cep telefonları... 
Bu konuda da Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini tekrar gözden geçirmek geliyor içimden...
Ve çıtırdayan odunların yandığı bir şöminenin önünde,  koyun postunun üzerine uzanmış, elimde ince cam bardakta çayımı yudumlarken düşünüyorum kendimi...
Hemen yanı başımda sırayla okunmayı bekleyen kitaplarımı...
Kaybedecek bir dakikamın, bir dakikamızın bile olmadığını düşünüyorum.

 

 

Devamını oku...

1 NİYE ÇABALAYALIM

Yunus Emre’nin ‘Çeşmelerden bardağın / Doldurmadan kor isen / Kırk yıl orada dursa / Kendi dolası değil’ dörtlüğünü ilk duyduğumda şimşekler çaktı zihnimde. Rahmetli anamdan sık sık duyduğum ‘Gayret kuşağını kuşanmak’ deyimi geldi aklıma hemen. ‘Herhangi bir işi yapmak için ortaya konan güç, sürekli çalışma, gayret, ceht, efor, çabalama…’ kavramları da art arda sıralandı zihnimde.

‘Beyhude çabalamak, çaba göstermek, çaba harcamak, çabayı desteklemek, çabayı övmek, çalışıp çabalamak’ dışında zihnimde daha neler var diye zorladım kendimi.

‘Kuru gayret, çarık eskitir.’ ve ‘Erinenin oğlu kızı olmamış.’ atasözlerimiz ark arakaya geldi aklıma. Biri ‘çabala’ derken diğeri, ‘boşa çabalama’ diyor ve birbirini tamamlıyordu sanki.

Rahat yaşamak ve başarılı olmak için epey bir çaba göstermek gerekiyordu.

Bilgi varsa, ilgi varsa yanında çaba kendiliğinden vardı. Bütün disiplinli çalışmalar, başarıyla sonuçlanıyordu.

Ne kadar çaba gösterirsek gösterelim kontrol edemeyeceğimiz ve değiştiremeyeceğimiz durumlar da vardı elbette. Ne kadar çabalarsak çabalayalım iş olacağına(!) varıyor ama çaba ve gayret gösterilmeyen hiçbir şey de hiç bir işe yaramıyordu.

Hiç kimsenin çabası boşa çıkmaz inşallah.

Karıncanın çabasına hayran olmuşumdur oldum olası. Kendinden kat kat büyük bir buğday tanesini yuvasına ulaştırmak için çabalar; defalarca dener; yorulur, dinlenir; gene dener.

Başarı isteyen bizler de aynı değil miyiz? Bir işi yapmak ve başarılı olmak için gayret eder, çaba gösteririz. Bilgi ve becerimizi artırmak, okuyup öğrenmek için yıllarca çalışıp çabalar dirsek çürütürüz. Zorlu geçim şartlarında geçim için çabalar, maişet derdine düşeriz.

Bu süreçte boşuna uğraştığımız, boşa çabalayıp akıntıya kürek çektiğimiz de olmuştur. ‘Dipsiz kile, boş ambar’ misaliyle bütün çabalamalarımız boşa da geçmiş olabilir. Sonradan kendimize pek yediremesek de boşuna çabalayıp suya pala çaldığımız; boşa çabalarken rast gele davranıp karanlığa kurşun sıktığımız da olmuştur hani. Hatta geç fark etsek de çabamız boşa çıkmış, çalışmamızdan sonra elimize bir şey geçmemiştir.

Biz böyle çabalar dururken şartları bizden farklı sayılamayabilecekler içinde bulundukları güç durumdan kendi çabalarıyla kurtulmaya çalışabilecek, başının çaresine bakacak/bakabilecek/bakmak isteyecek belki de can pazarında çabalayıp kalacaktır.

Çabalama kaptan ben gidemem (Bu işi yapacak gücüm, kabiliyetim yok, boşuna zorlama.); salla başını al maaşını (Çalışıp çabalamayıp emek vermeden para alan insanlar); tıngır elek tıngır saç, elim hamur karnım aç (Çoktandır çalışıyor, çabalıyorum fakat bir türlü başarılı olamıyorum. Gören de kazanıyorum, işlerim yolunda zanneder.) durumuna düşenlere de rastlayabileceğiz.

Her şey olabilecek ama akıllı görünme çabası, olduğumuzdan farklı görünme gayreti içinde olmayacağız kesinlikle. Bizi büyümeye, gelişmeye, olgunlaşmaya yönelten içimizdeki kuvvetli çabaya kulak vereceğiz hep. İnsan olma yolundaki çabalara destek olacağız biteviye. İşte, zor olan, çaba isteyen, gurur veren de budur; bu olmalıdır bence.

Yardım ve desteklerimiz aşağıdaki anonim kıssadakine dönmeyecek, çabaları engellemeyecek hiçbir zaman inşallah.

“Kırlarda gezintiye çıkan bir adam, oturduğu otlardan birinin dalında küçük bir kozanın varlığını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacaktı. Adam, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. ‘Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez.’ diye düşündü ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi. Dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Bir an kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. Kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona.

Bu yüzden kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi. Cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. Böylece bir iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu. Adam kelebeği izlemeye devam etti. Çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu. Bunlardan hiçbiri olmadı.

Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de asla uçamadı. Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen bilmediği bir şey vardı. O da tırtılın bir kelebek haline gelebilmesi ve kanatlarının güçlenmesi için çaba sarf etmesi gerektiğiydi.”

Devamını oku...

FARKINDA MIYIZ

“Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden,

‘Pirincin içindeki siyah taşlardan değil asıl beyazlardan kork.’, ‘Vazoyla saksının farkını sen söyleme; çiçeklerden sor.’, ‘Boyasına güvenen halı, güneş ışığına çıkmaktan korkmaz.’, ‘‘Bu kitabın kaç dakikada okunduğunu bırak; kaç senede yazıldığını düşün.’, Yoksa şu yaprakta Yavuz / Yoksa şu sayfada Oğuz / Biz de yoğuz, biz de yoğuz.’ diyen Asya!

Her bir kelamında ayrı bir değerimizi vurgulayan Asya…

Ne günlere kaldık böyle?

N’oldu bize böyle?

Halımız dirliğimiz nasıl olacak böyle?

Uyanacak mıyız, uyandıracaklar mı bizi bir gün?

Taşıdığımız değerlerden nasıl haberimiz olmuyor/olamıyor/olamamış bir bakalım şöyle. Altını çizelim bakalım; değerlerin deforme oluşuna dikkat çekmeye çalışalım bakalım:

Ağırlığınca altın eden, adam gibi adamlar nerede şimdi?

Değer verdiğimiz, göz önünde bulundurduğumuz, dikkate aldığımız güzeller/güzellikler uçup gitti mi elimizden obamızdan?

Değer verdiğimiz, üstün tuttuğumuz, baş tacı ettiğimiz; aramakla bulunmaz/ele geçmez gözümüz önünde duran değerler(e) n’oldu?

Omuz verdiğimiz, ruhumuzu rahatlatan, paha biçilmez, pırlanta gibi değerlerimiz yanı başımızda da biz mi göremiyoruz, farkına varamıyoruz ki?

Kendi değerini toplumun/milletin değerleriyle bütünleştirip adam gibi adamlar nerede?

Değeri olmadığı halde değer verip adamdan saydıklarımız, beş para etmediklerini etmeyeceklerini bile bile sallayıp sırtımıza aldıklarımız, fındık kabuğunu doldurmaz işlerin peşinde olduklarını bile bile yanımıza aldıklarımız; sözünü etmeye değer görmediklerimiz, önem vermediklerimiz niye hep öne çıkma gayretinde?

Kesip attığımız tırnak dahi olamayacaklar, işe yaramaz, bilgisiz ve değersiz olduğu ortaya çıkanlar, bize hor bakanlar/biz hor görenler, ite atsan yemeyecek kıçı kırıklar niçin daha çok değerlenmek gayretindeler?

Haline yanmayan, kendi yerini ve değerini bilmeyen hem uyuz hem yavuzlara sahip çıkışımız, fasulye gibi kendini nimetten sayanları dahi hep hoş görüşümüz, bizi küçük görenlere paye verişimiz saflık mı? Basiretimiz mi bağlandı?

Adam insan değeri yokken, nasılsa, öyle saydıklarımız adamlık yarışında bizi geçip gittiler mi yoksa?

Ayaklar baş, başlar ayak oldu; değersiz kişiler buyruk verici, değerli kişiler buyruk altında da biz mi durumu kavrayamıyoruz?

İçi alaylı, dışı kalaylılar, altın adını bakır edenler; ‘Biz attık kemik diye, el kaptı ilik diye’ hesabı neden hep görmezden geliyorlar?

İşi çocuk oyuncağına çevirenler, ne mal olduklarını çok iyi bildiklerimiz, solda sıfır gördüklerimiz, esamisi okunmayanlar, niye kendinden pay biçmezler ki?

Hepimiz, her şart ve her durumda saygıdeğer bir kişiliğe/karaktere ve itibara sahip olmak isteriz. Bunun için de içinde yaşadığımız toplumun kültür değerleri ile çok yakından ilişkili olmak durumundayız.

Bu değerler, pek çok alandaki birikim, tecrübe ve görgüden oluşur. Bunların birikimi, toplumun hayat tarzını belirler. Yüce, yücelik; kutsal, kutsallık; değerlilik, değerli olma, değer verme, değer kazanma, değer kazandırma; kendimize ve değerlerimize anlam verme bu birikimle olur.

Toplumsal değerler. paylaşılan değerlerdir. Estetik, ilmî, ekonomik, siyasî, dinî, sosyal, millî, manevî, kültürel... değerler de millet hayatının vazgeçilmezidir.

Millî manevî değerlerimiz, kimliğimizin/kişiliğimizin oluşmasında direkt etkilidir.

İnsanları birbirlerinden ayırmanın en kolay yolu, en temel değerleri hakkında ikileme düşmelerini sağlayacak davranışlarda bulunmaktır.

Evet, maalesef, bu buhranın içindeyiz bence.

Farkında mıyız?

Anormalleri normal görüp normalmiş gibi yaşıyoruz.

Farkında mıyız?

Devamını oku...

TEDBİR

‘Düşüne düşüne görmeli işi / Sonradan pişman olmamalı kişi’, ‘Eşeğini sağlam kazığa bağla da…’ ifadelerini, eminim, sık duymuşsunuzdur. Tedbiri ve tedbirli olmayı anlatır bunlar ve daha niceleri…

Bu konuyla ilgili olarak zihnimizin biraz karışık olduğuna inanıyorum. (Benim gibi düşünmeyenler elbette var. Onların düşüncelerine de saygı duyuyorum). ‘Bir şeyi temin edecek veya önleyecek yol, çare’, ‘Bir şeyi önlemek veya olmasını sağlamak için yapılan hazırlık, başvurulan çare’, ‘Bir şeyi önlemek veya olmasını sağlamak için gereken hazırlıkları yapmak, gerekli çarelere başvurmak tedbir almak’ ifadelerinin hepsini kaldırıp onların yerine sadece “önlem, önlem almak” kullanmayı ol gör kabul edemedim. Engel olmak anlamında ‘önünü almak(engel olmak, önlemek)’ ve ‘Set çekmek(engel olmak, önlemek) ifadelerini daha çok kullanıyoruz. Bu yüzdendir ki ‘tedbir’ yerine ‘önlem’ diyemeyeceğim hiç.

Tedbirli tedbirsiz yaşadık durduk; hâlâ da yaşıyoruz. Dilimize sahip çıkma konusu dâhil hemen her konuda bir türlü tedbirli olamıyoruz nedense. Tedbirsizlik yüzünden başımıza gelenlerin haddi hesabı yok. Tedbir ve tedbirsizlik konularını açalım biraz hele:

Kötülük etmeyi kimse istemez elbette. Başkalarının edebilecekleri kötülükleri de önlemeye çalışmak, ahlakın ilkelerinden elbette. Bunlar tamam, tamam olmasına da önlemek için neler yapılacak, bütün mesele bu. İş, burada düğümleniyor. Aşırı tedbir de en az tedbirsizlik kadar kötü. Dengeyi bulmanın yolu ne öyleyse?

Çıplak elle yılan tutmayacağız tabi. Kurtlarla arkadaş olsak bil e elimizden baltayı bırakmayacağız. Tehlikeyi görmezlikten gelip cesur davranma hatasına düşmeyecek tehlikeyi görüp tedbir alarak karşı çıkacağız. Sonra da aşağıdaki atasözlerimize bir kere daha kulak vereceğiz: ‘Gündüz kandilini hazırlamayan, gece karanlığa razı demektir.’, ‘Kışın ekmeksiz, yazın gömleksiz yola çıkma.’, ‘Korkulu rüya görmektense uyanık yatmak hayırlıdır.’, ‘On ölç, bir biç.’, ‘sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.’

Sonrası mı ‘Tedbir gibi akıl yoktur’ Hadis-i Şerif’ini hiç ama hiç unutmayacağız. Problemi çözmeyi öğrendiğimiz kadar problemi önlemeyi öğreneceğiz. Yani yapılacak şey, ‘kabul edilmesi gerekeni kabul etmek, yararsız gölgeleri kovalamak ve gereken tedbirleri almak’tır. Bunun için yeter güç, inanın, hepimizde var. Yeter ki her işin bir plan ve tedbir ile ele alınacağını unutmayalım. Yeter ki ‘Hiç hata yapmayacağım’ deyip duracağımıza yaptığımız hatayı tekrar etmeyelim. Atatürk, bu konuyu net bir şekilde şöyle özetliyor: ‘Felâket başa gelmeden evvel, önleyici ve koruyucu tedbirleri düşünmek lâzımdır. Geldikten sonra dövünmenin faydası yoktur.’

Aşağıdaki deyimlerimiz, tedbirin değişlik yönlerini değişik değişik, güzel güzel nasıl anlatıyor bir bakalım hele:

Çürük (yaş) tahtaya basmak (Aldanmak, zarara uğramak, tedbirsizlik edip sonu tehlikeli olabilecek işe girişmek.) / İşi sağlama bağlamak (Çeşitli tedbirlerle işin aksamadan yürümesini sağlamak.) / Kuş uçurmamak (Kimsenin geçmesine ve kaçmasına imkân tanımamak, sıkı tedbirler almak.) / Nefsini körletmek/körlemek (Arzu ve isteklerini sudan tedbirlerle gidermeye çalışmak.) / Rüzgâr gelecek delikleri tıkamak (Her türlü tedbiri almak.) / Yanlış adım atmak (Tedbirsiz davranmak, ilk teşebbüste başarılı olmamak.) / Yolunu yapmak(Bir işi sonuçlandırmak için önce tedbir almak, ilgililerle görüşüp onları inandırmak.) / Zemin hazırlamak (Bazı şeyleri yapmak için tedbirler almak.) …

Evet, ‘Tedbir takdiri bozar mı?’ ve ‘Tevekkül(işi Allah’a bırakıp kadere razı olma) ile tedbiri nasıl ayırt edelim?’ sorularının cevaplarını da sizden bekliyorum. Bu konudaki görüşlerinizi birilerine iletirseniz, bu konuyu birileriyle tartışırsanız inanın çok iyi bir iş yapmış olacaksınız.

Ana konumuzla ilgili Mesnevi’den çok güzel bir kıssa size:

‘Tedbiri Önceden Almak

Kervan yolda konaklamış, gece olunca, muhafızlar başta olmak üzere herkes uykuya dalmıştı. Ölüm sessizliği çökmüştü üzerlerine. çıt çıkmıyordu.

Pusuya yatmış olan şakiler hareketlendiler. Tam zamanıydı. Kimsenin kılı kıpırdamıyordu. Uyuşmuş gibiydiler. Kervanı soyup soğana çevirmek hırsızlar için sandıklarından kolay oldu. Sabah kervancılar uyanınca, malların yerinde yeller esiyordu. Gece nöbet tutanları çağırdı Kervancıbaşı.

'Bir açıklamanız olmalı!' dediler. Muhafızlardan biri, 'Hırsızlar götürmüş.' dedi. 'Aferin' dedi Kervancıbaşı. 'Peki, nasıl olmuş bu, size rağmen?'

'Ben ...' dedi nöbetçi. 'Maalesef uyumuşum.'

'Harika' dedi Kervancıbaşı. 'Neden uyudun?'

'Bir süre bekledim, ortalık sessizdi, bir şey olmaz diye düşündüm.

'Peki, ben size tedbirli olun dememiş miydim?'

'Demiştiniz ama ...' 

Kervancıbaşı, nöbetçiyi kervandan attı ama tedbirin önceden alınması gerektiğini düşünerek kendi kendini suçladı. 'Tedbir dediğin önceden olmadıkça gereği yok!'

Devamını oku...

Ramazan ayının habercisi Berat Kandili

Bu gece, Ramazan ayının müjdecisi olan mübarek Berat Gecesi’dir. Allah’ın affının ve bağışlamasının çok olacağı müjdelendiğinden bu geceye ”Berat Gecesi” denilmiştir.
TÜRKLERDE KANDİL GECELERİ
Türklerin Selçuklular döneminden beridir mübarek gün ve geceleri kutladıkları bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nde de Ramazan ve Kurban bayramlarının yanı sıra Müslümanların kutsal saydıkları Hicri takvimde sırasıyla; Mevlid, Regaib, Miraç, Berat ve Kadir gecelerinin önemi idrâk edilerek kutlama etkinlikleri düzenlemiştir.
Osmanlı Padişahı II. Selim döneminde (1566-1574) camiler aydınlatılıp, minarelerde kandiller yakılarak kutlandığı bilinmektedir. Türklerin kutsal saydığı bu beş gecenin ‘’Kandil Gecesi’’ olarak adlandırmasının sebebi, kandil ışığının ruhani bir anlam ifade etmesidir. Kandil; önceleri aydınlatma amacıyla evlerde kullanılırken, sonradan dini inançlar nedeniyle camilerde, türbelerde, mezarlarda ve birçok kutsal kabul edilen yerlerde sürekli olarak yakılmaya başlanmıştır. Kandil ışığı, insanlar için hayatı; kandilin yağının tükenmesi ve ışığının sönmesi ise ölümü temsil eder. Bu manevi kimliği ile ‘kandil’ kelimesi sadece Türklerde kullanılmıştır. Araplar ise gece anlamına gelen ‘Leyl’ (Leyle-i Berat gibi) sözcüğünü kullanmışlardır.
Bu gecelere ait kutsal inanç, Arap toplumlarında başlamış olsa da kandil gecelerinin kutlanmasının gelenek haline getirilmesi ve ibadet dışında birçok sosyal aktivite ile zenginleştirilmesi, Türklerin sayesinde olmuştur. Parmak kalınlığında susamlı ve susamsız yapılan ‘kandil simitleri’, komşulara; lokma, helva ve şerbet dağıtma, büyükleri arayarak kandillerini kutlama gibi gelenekler bunlardan bazılarıdır. Elektriğin olmadığı o devirlerde, cami minareleri arasına gerilen iplere tutturulmuş kandillerle yazı ve süsleme yapmak yani ‘mahya kurmak’ Türklere özgü bir örftür. Ayrıca Sultan III. Murat Han döneminde başlayan, camilerde ‘Mevlid-i Şerif merasimi’ tertiplenmesi, kandil gecelerine ait bir âdet haline getirilmiştir. Kandil âdetleri arasında en etkileyici olanı ise yeni nesillerin adını bile duymadıkları ‘kandil uçurma gösterisi’dir. Kandil gecelerinde yapılan bu gösteride minareye çıkan bir kişi şerefeden yere doğru bağlanmış bir ip üzerinde kandilleri kaydırırdı. Birbiri ardına kayan kandiller, yıldız kaymasına benzer bir görüntü oluşturur, bu görüntü halk tarafından ilgiyle izlenirdi. Halkın camileri doldurup, ibadet ettikleri bu önemli gecelere devlet erkânı da katılmıştır.
BERAT GECESİ NEDİR VE NE ZAMAN?
Kuran-ı Kerim’de (Duhan, 44/1-4); “Apaçık kitaba andolsun ki, Biz Kur'ân-ı Kerim’i mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. O mübarek gecede, her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir.” buyurulmuştur. Berat Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan (1) Dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamber efendimize ilk kez ve parça parça indirilmeye  başlanmıştır.
‘Beraat’ kelimesi sözlükte; ‘bir zorluktan kurtarmak ve beri olmak’ demektir. Günah, borç ve cezadan kurtulmak gibi anlamlara gelen berat, günahlardan arınmayı ve Yüce Allah’ın rahmet ve mağfiretine ulaşmayı ifade etmektedir. Şaban ayının yarı gecesi yani 14. gününü 15. gününe bağlayan gece Berat Gecesi’dir. Berat Kandili, Allah’ın ekstra rahmet, lütuf ve mağfiretiyle tecelli ederek kullarına bağışlanma kapılarını ardına kadar araladığı; müminlerin dualarına icabet ettiği, günahlarını affettiği, yapılan ibadetleri normal zamanlardan kat kat fazla mükâfatlandırdığı bir zaman dilimidir. Bu yüzden ‘Rahmet Gecesi’ adı da verilmiştir.
BERAT KANDİLİ’NİN ÖNEMİ
Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman gecesinde namaz kılın, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Allah Teala hazretleri o gün, güneşin batmasıyla, dünya semasına iner ve şöyle der: "Bana istiğfar eden yok mu mağfiret etsem! Benden rızık isteyen yok mu rızık versem, belaya maruz kalan yok mu afiyet versem... Şöyle olan yok mu, böyle olan yok mu?" Bu hal fecrin sökmesine kadar devam eder." (2)
Hazret-i Âişe validemiz; “Ya Resulallah, Allahü Teâlâ seni günah işlemekten muhafaza buyurduğu halde, neden Berat Gecesi'nde çok ibadet ettin?” diye sordu. Cevabında buyurdu ki: “Şükreden kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü Teâlâya arz olunur.” Her sene, Şaban ayının on beşinci Berat gecesinde, o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i Mahfûz’da yazılır.
BERAT KANDİLİNDE YAPILABİLECEKLER
Berat Gecesi, insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Gündüzünde oruç tutulmalı, tövbe istiğfar etmeli, kaza ve nafile namazı kılmalı, Kur’ân-ı Kerim (özellikle Rabbenâ âtinâ ve Âmenerresûlü) okunmalı, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) salât-ü selâmlar getirilmelidir. Dargınlıklar son bulmalıdır. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmelidir. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmelidir. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalıdır. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmelidir. Hayattaki manevi büyüklerimizin, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon edilerek tebrik edilmeli; duaları istenmelidir.
Son söz: Berat Kandili’nde; kendimiz, ailemiz, ülkemiz ve milletimiz için edeceğimiz gibi Türk dünyası, İslam coğrafyası ve insanlık alemi için de Allah’a dua edelim. Bu duygularla Berat Kandilinizi kutluyor; milletimizin birlik ve beraberliğine, müminlerin affına ve insanlık için de barış, huzur ve saadete vesile olmasını Yüce Allah’tan diliyorum.
Şen ve esen kalınız.
Sağlıklı Düşünce – Op. Dr. Kayıhan Çağlar ( This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. )
(1) Levh-i Mahfuz, değişmeyen kader levhasıdır. Burada olacak olan her şeyin son ve kesin şekli yazılıdır. “Allah (o yazıdan) dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Ana kitap (olan Levh-i Mahfûz) ise O’nun katındadır.”
(2) http://www.kuransitesi.com/Hadisler/?k=Hadis&id=6364

Devamını oku...
Info for bonus Review William Hill here.